May 15, 2010

İnsanoğlu Kuş Misali

New York'daki son günümüze erkenden başladık. Daha doğrusu ben başladım, evin diğer sakini mışıl mışıl uyuyor içeride. Dün gece Esin'lerin evinde yediğimiz veda yemeğiyle detox günleri de resmen bitmiş oldu. Esin bütün gün çalışmış ve bize nefis bir vejetaryen sofra hazırlamış. Son günlerde pek hevesle yemek yapıyor. New York'daki ilk ev sahibimiz, tecrübeli akademisyen Hanna bu durumu 'late thesis syndrome' diye açıkladı, doktora tezinin son aşamasına gelen öğrencinin, sıkıntıdan ve tez yazma baskısından kendini bir zanaate adaması durumu. Esin de dediğim gibi yemek yapıyor, bence çok da başarılı. Dün akşam yediğimiz her şey çok lezzetliydi, muhabbet de öyle, bütün gece sofrada güldük eğlendik. Yemekle kaç şişe şarap içildiğini bilmiyorum, sayamadım ama gecenin sonunda hepimizin yanakları pembeleşmis, ş'ler j'ler birbirine geçmeye başlamıştı. Bu sabahın köründe uyanmamın sebebi de herhalde hala kanımda dolanan alkole karışmış İstanbul heyecanı.

Toparlanmaya dün başladık, bavulları odanın orta yerine açtık, İstanbul'a gidecekler bavula gitmeyecekler hurca giriyor, hurçlar dolunca bilimum çanta ve bez torbalara giriyorlar ve bütün bu bavullar, hurçlar, bez çanta ve torbalar şu anda yatak odasının yerinde duruyorlar. Bizim Türkiye'de olduğumuz süre boyunca evimizde başka birisi kalacak, az süre değil, dört aya yakın. O yüzden kıza en azından bir dolabı tamamen boşaltıp bırakmak istiyoruz ki hem o rahat etsin hem de bizim kişisel eşyalarımız yaz boyunca ortalıkta dolanmasın.

Ben kendi başımayken neredeyse göçebe hayatı yaşıyordum, senede en az iki kere bütün eşyalarımı toplayıp başka bir yere göçüyordum, sonra tekrar toparlanıp ya başka bir yere ya da geri dönüyordum. İki bavulla yıllarım geçti bu şekilde. İlerde bir gün evlenip aile hayatına geçince göçebe hayatımın da biteceğine dair bir inanç vardı kafamda. Sonra tam kendim gibi başka bir göçebe bulup aşık oldum, evlendim, şimdi birlikte göçüyoruz senede iki kere. Toplanma kısmını hiç sevmiyorum, bu kadar yıldan, bu kadar tecrübeden sonra hala zor geliyor ama hayatımdan da hiç şikayetim yok, seviyorum hareket halinde olmayı, olabilmeyi. Annem bana hamileyken Marmara Adasında küçük bir çingene kızına bakıp 'böyle bir kızım olsun inşallah' demiş. Sanırım benim göçebeliğim evrenin anneme cevabı.

Önümüzde çok yoğun bir gün var, toplanmak, temizlik, son siparişlerin alınıp bavullara yerleştirilmesi, yarın uçağa binmeden son bir çamaşır ve şimdi aklıma gelmeyen binbir detay. Yarın öğlen bütün bunları arkamızda bırakıp İstanbul'a doğru yola çıkacağız.

İnsanoğlu kuş misali.

May 9, 2010

Birinci Haftanın Sonu


Bugün detoxa başlayalı tam bir hafta oldu. Havanın kapalı ve rüzgarlı olmasına aldırmadan parkta küçük bir mangal partisiyle kutladık birinci haftamızı. Mangaldan gelen kokular karşısında kendime hakim olamayıp birazcık sınırların dışına çıkmış olabilirim ama geçtiğimiz bir haftaya şöyle bir bakacak olursam, bu bir hafta boyunca oldukça başarılı devam ettik diyebilirim diyete. Özellikle de yemekler konusunda. Sabah smoothie veya glutensiz bir ekmekle hafif bir kahvaltı. Öğlen ve akşam çeşitli şekillerde pişmiş sebzeler, baklagiller, arada balık ve tavuk. Aralarda suda ıslatılmış badem, ceviz, meyve. Detox demek için fazla serbest bir liste sayılır. O yüzden detox yerine temizlik demeyi tercih ediyorum sanırım. 'Bünyede bahar temizliği'. Şeker isteğim ilk birkaç günden sonra tamamen geçti. Dolapta duran siyah çikolatalar aklıma bile gelmiyor son günlerde. Süt ürünleri, yumurta ve unlu mamülleri zaten hiç aramıyorum. Dışarıda ve özellikle koştururken yiyecek birşey bulmak bazen daha zor olabiliyor ama acele etmeden biraz düşününce mutlaka diyete uygun birşeyler bulunuyor.

Temizlik boyunca her akşam yapmamız tavsiye edilen karbonatlı, tuzlu ve lavanta yağlı banyoyu sadece ilk gün yapabildim. Onun dışında her gün küveti doldurmak fazla su israfı gibi geldiği için, ayrıca New York'daki son günlerimizi ne zamandır yapmak isteyip de bir türlü yapamadığımız işlere ayırdığımız ve aşağı yukarı her gün bir programımız olduğu için rahatlatıcı banyo keyfine pek de zaman olmadı. Terlemeye yol açacak fiziksel aktivite de aynı şekilde ilk günlerde kaldı.

Bahar temizliğinin mi yoksa son dört gündür saçımı hiç toplamıyor olmamın mı  sonucu bilmiyorum ama en önemlisi bir haftadır kesintisiz devam eden baş ağrım geçti. Derinlerde bir yerde beklediğini ve yüzeye çıkmak için bir bahane aradığını hissediyorum ama aradığı bahaneyi bulamamış olacak ki son dört gündür hiç ağrı kesici almama gerek olmadı. İki haftanın sonundaki kesilen yiyecekleri yeniden diyete sokma aşamasında bulacağımı umuyorum tetikleyicilerden bir ya da birkaçını. Belki yeme düzenini değiştirmeden önce bir iki gün saçımı sıkı sıkı toplayıp bakarım bir etkisi oluyor mu diye. Tek sebebin o olmadığından eminim ama destekleyici bir sebep olduğunu tahmin ediyorum. Düzenli olarak kullandığım balık yağının yanısıra, son bir haftadır bir de magnezyum, kalsiyum, çinko ve B12 desteği kullandım. Onların da etkisi olmuş olabilir.

Yarın baş ağrısı konusunda biraz daha yazacağım. Şimdi akşam yemeğini hazırlamaya gidiyorum.

May 6, 2010

Detox Günlüğü-3


Dün üçüncü gündü. Kahvaltıdan sonra bütün günü ev dışında geçirdik ama çantama doldurduğum akşamdan ıslatılmış ceviz, bademlerle ve minik havuçlarla pek sıkıntı çekmedik.

Metropolitan Müzesi'nde geçirdik bütün günü. Ne zamandır gitmek istiyorduk, bir kaç gün önce başlayan Picasso sergisi de eklenince Türkiye öncesinde gitmek şart oldu. Sabah erkenden kalkıp, kahvaltımızı edip yola koyulduk. Önce sergiyi gezemeye karar verdik, sonrasında da müzenin kalanını. Ben yıllar önce bir kere gezmiştim Metropolitan'ı ama boyutlarını tamamen unutmuşum. Girişte elimize tutuşturulan müze planına şöyle bir bakıp önce ikici kattaki sergiyi, ardından da yine ikinci katta bulunan Avrupa resim ve heykelleri, modern sanat, musical instruments ve sırasıyla Japon, Çin, Kore, genel Asya, İslam ve Kıbrıs sanatları bölümlerini gezmeye karar verdik. Sonra da birinci katı gezip bitirecektik. Saat 4:00 olup da çantadaki bütün yemekleri çaktırmadan bitirmemize rağmen birşeyler yemeden gezmeye devam edemeyeceğimizi anladığımızda daha sadece Picasso sergisini ve Avrupa resim ve heykellerini gezebilmiştik, bir de müzik enstrumanları bölümünü.

Müzenin içindeki kafeteryalardan biri kapalı öbürü de oldukça pahalı olduğu için dışarı çıkıp diyetimize uygun birşeyler bulmak zorunda kaldık. Çok da uzaklaşmak zorunda kalmadan, bir Yunan şarküterisinden karışık ızgara sebzeler ve ızgara somondan oluşan bir paket yaptırdık ve müzeye dönüp önündeki büyük merdivenlerde yedik yemeğimizi. Somon soğuktu ve sebzeler de biraz yağlıydı ama yemeğimğz bitince karnımız doyduğundan mutlu, kaldığımız yerden devam etmek üzere içeri girdik. Bu arada müzenin kapanma saati olan 5:30'a sadece bir saatimiz kalmıştı ve Japon sanatı bölümünü de gezip gerisini sonraya bırakmaya karar verdik ama elimizde müze planı olmasına rağmen müzenin en kuzey ucundaki bölüme ulaştığımızda görevliler yavaş yavaş ziyaretçileri dışarıya doğru yönlendirmeye başlamışlardı bile. Bir kere daha evdeki hesap çarşıya uymadı ve biz de söz dinleyip kapıya doğru yönlendik. Zaten artık görsel bombardımandan kafam da kazan gibi olmuştu ve Japon sanatından da bir şey anlayacak halim kalmamıştı ama tekrar gitmek için sabırsızlanıyorum doğrusu. Bakalım kaç seferde bitirebileceğiz bütün hepsini.

Müzeyi bir yana bırakır asıl konumuz olan detoxa dönersek, üçüncü günün sonunda kendimi oldukça iyi hissediyorum. Akşama doğru canım bir parça tatlı birşey yemek istiyor. Normal zamanlarda bir parça kakao oranı yüksek, organik siyah çikolata veya kuru meyve yiyordum bu isteğimi karşılamak için, şimdi taze meyve veya havuç yiyorum. Vücudum istemeyi bırakıyor ama aklımın bir köşesi hala vızıldanıyor tatlı diye. Hiç farkında değildim küçük de olsa bu tatlı alışkanlığımın.

Baş ağrım akşamüstleri özellikle yavaşça su yüzüne çıkıyor, Serol dün 'son zamanlarda hep saçlarını topluyorsun, acaba ondan mı oluyor' dedi. Gerçekten de eskiden beri kafama uzun süre şapka, bant gibi kafamı sıkan şeyler takınca hep ağrırdı başım. Ben bu kadar yediğim içtiğimle uğraşırken acaba gerçekten saçımı toplayınca mı ağrıyor başım? Bir süre saçımı hiç toplamayacağım bakalım bir değişiklik olacak mı.

Son bir nokta da, bu diyetle birikte iyice düzene girmiş ve hızlanmış olması gereken bağırsaklarım sanki bana inat iyice yavaşladı. Çocukluğuma döndüm adeta, oysa ki son yıllarda gayet düzenli çalışıyorlardı. Az çalışan bağırsakların da baş ağrısı yaptığını biliyorum. Bu konuyla da ilgileneceğim biraz.

Bu arada bir haftalık eliminasyon dönemini iki haftaya çıkarmaya karar verdim. Nedense bir haftanın yeterli olmayacağı hissine kapıldım. Daha ancak neler olduğunu gözlemleyebiliyorum, her gün yeni bir şey keşfediyorum kendimle ilgili. Ayrıca daha pozitif etkilerini görmeye de başlamadım bile. Yani uçağa binene kadar devam edeceğim.

May 4, 2010

Detox Günlüğü-2

İkinci gün bitmek üzere. Bugün içimde hafif bir sıkıntı hissiyle uyandım, sanırım tatsız bir rüya görüyordum ve rüyada yapacaklarım yarım kaldı. Son günlerde sürekli 'Heroes' seyrettiğimizden olabilir, 'tam dünyayı kurtaracaktım, uyandım' hissi. Ya da beni terk etmekte direnen hafif başağrısından da olabilir. Bugün başım derinden derinden ağrımaya devam etti ama ilaç almadan geçirebildim bütün günü. Akşamüstü gittiğim sakin yoga dersi de çok iyi geldi. Ya ağrıdan kasıyorum bütün boyun ve kafa kaslarımı ve zaman içinde iyice artıyor o gerginlik, ya da kasıyorum diye ağrıyor başım. Her iki durumda da kasların gevşemesi iyi geliyor. Düzenli masaj da nefis olur mesela. Neyse hayal kurmayı bırakıp bugüne döneyim.

Kahvaltıdan önce bir kaşık zeytinyağı ve yarım limon suyu yuttum. Hemen ardından bu sefer içine biraz limon sıkılmış bir bardak sıcak su içtim. Kahvaltımız dünle aynıydı. Ben smoothie içtim. İçine muz, donmuş şeftali, çilek, blueberry, raspberry, keten tohumu, badem sütü ve birkaç tane buz koydum. Dünkünden daha güzel oldu. Dün bir de bitkisel potein tozu koymuştum ama ne kadar vanilyayla tatlandırsalar da bence protein tozunun tadı berbat. Bir daha kullanacağımı sanmıyorum sabah kahvaltısında. Onun yerine akşamdan ıslattığım badem ve cevizleri koyacagım yarınki smoothieme. Bakalım nasıl olacak.

Yatma saatini yine çoktan geçmişim. Bugünlük bu kadar. Arkası yarın.

May 3, 2010

Detox Günlüğü-1

Henüz Mayısın başındayız ve New York'a yaz geldi bile, belki geri gider önümüzdeki günlerde ama birkaç gündür hava 30 derece cıvarında dolanıyor ve evde nem oranı %65. Gündüz vakti don ve atlet dışındaki her şey fazla geliyor. Aile boyu bir saunada yaşıyor gibiyiz birkaç gündür. Yazın nasıl olacağını düşünmek bile istemiyorum bu şehirde.

Madem havalar bu kadar ısındı, önümüz de yaz diyerek bu hafta detox yapmaya karar verdik. Zaten iki hafta sonra İstanbul'da olacağız ve İstanbul'a misafir olarak gelmek insanın bütün yemek düzenine ağır bir darbe vuruyor. Özlenen arkadaş kahvaltıları bir yandan, bizi özlemiş ailelerin hazırladığı yemekler diğer yandan çalışıyorlar ve bütün bir sene boyunca bir daha Türk yemeklerinin yokluğunu hissetmeyelim diye bünyeyi tıka basa dolduruyorlar. İstanbul'da geçirilen birkaç haftanın sonunda hazım ve bağırsak problemleri, genel bir şişkinlik hissi ve santim santim büyüyen bel çevresi kaçınılmaz oluyor. Bari gitmeden önce bünyede bir temizlik yapalım diyerek bu sabah detoxa başladık.

Bizim temizlik bir hafta sürecek ve bu bir hafta boyunca genel olarak insan bünyesinde rahatsızlık yaratan her türlü besinden uzak duracağız, aynı zamanda porsiyonlarımızı küçülteceğiz, bir hafta boyunca hergün hafif ama terletecek kadar egzersiz yapacağız ve son olarak da hergün çeşitli yöntemlerle rahatlamaya çalışacağız. İkinci haftada ise bazı besinler yavaş yavaş geri gelecek ve her birinin bünyede yaptığı etkiler dikkatle gözlenecek. Son zamanlarda iyice artan baş ağrılarıma da iyi geleceğine inaniyorum bu iki haftalık programın. Elimden geldiğince düzenli olarak yazmaya çalışacağım bu günler boyunca.

Bir hafta boyunca diyetimizden uzak duracak yiyecekler şöyle: Süt ve süt ürünleri, her türlü rafine un ve şeker, buna yapay ve doğal tatlandırıcılar, alkol, kafein (sabah içilen bir bardak yeşil çay dışında), glutenli tahıllar, kırmızı et, yumurta ve tabi ki her türlü fast food, paketli gıda, kızartma, abur cubur.

Bu liste bizim normal zamanlardaki beslenmemizden çok da farklı olmadığı için çok zor olacağını sanmıyorum sadece kahvaltıda ekmek ve yumurta yememek, bir de arada sırada yaptığımız kaçamakları yapmamak gerekecek. Akşamüstü yenen bir parça siyah çikolata veya arada içilen Türk kahvesi olmadan da yapabilirim. Benim için daha zor olan kısmı sanırım günlük egzersiz kısmı ve her akşam yapılacak rahatlama banyosu olacak.

Bu sabah haftanın sonundaki olası fiziksel değişiklikleri görebilmek için ikimizin de önden, yandan ve arkadan fotograflarımızı çekerek başladık programa. Kahvaltıda ben meyveli ve badem sütlü smoothie içtim, Serol filizlenmiş ekmek, zeytin ve humus yedi. Aslında filizli de olsa, glutenli olduğu için ekmek listede yok ama çok da üzerine varmak istemiyorum Serol'un, sıvı kahvaltı fikri ona hiç hoş gelmiyor ve detox fikrinden tamamen soğumasındansa küçük değişikliklerle uygulamasının yine de çok faydalı olacağına inanıyorum.

Gün içinde, üç dört saatten fazla aç kalmayarak, hafif ama aç da kalmayacak şekilde yiyerek gayet güzel geçirdik birinci günü. Akaşamüstü parka gittik, biraz yürüdük, inanması zor ama biraz da koştuk. Eve gelip Serol'un pişirdiği nefis akşam yemeğini yedik. Artık üzerimde tatlı bir yorgunluk var, derinden derinden de başım ağrıyor. Havaların aniden ısınması da hiç iyi gelmedi baş ağrılarıma.

Her akşam yapmamız önerilen sıcak banyonun ardından uykuya dalmak üzereyim, aslında artık bilgisayar ekranına bakmıyor olmalıyım. Detaylara önümüzdeki günlerde girerim artık.

Arkası yarın.

April 3, 2010

Daldan Dala


Evin bütün pencerelerinden güneş geliyor içeriye. Pencerelerin önündeki çiçekler kafalarını dışarıya doğru çeviriyorlar. Hepsi değil aslında. Ben güneşi seviyorum diye herkesin, özellikle de çiçeklerin güneş alan yerlerde çok mutlu olacaklarına inanıyorum. Ne yazık ki geçtiğimiz haftalarda bunun doğru olmadığını öğrendim. Serol doğumgünümde saksıda bir ortanca almıştı, ufak bir saksıda ama üzerinde bir sürü mavi çiçeği olan bir ortanca. İki gün boyunca mutfak penceresinin önünde çiçekçiden geldiği küçük plastik saksının içinde yaşadı, ya da yaşamaya çalıştı. Üçüncü sabah uyandığımızda bütün çiçekleri sünmüş, yaprakları da kuruluktan kıtır kıtır olmuştu. Böylece ortancanın doğrudan güneş ışığını hiç sevmediğini, gölge veya yarı gölgesevdiğini, ayrıca da toprağının hep nemli olması gerektiğini öğrendim. Tabi bunlar kendi kendime anlamadım ortancanın kurumuş yapraklarını görünce, internetten baktım. Ayrıca renklerinin de topraktaki asit oranına göre değiştiğini öğrendim. Toprak ne kadar kireçliyse ortancanın çiçeği de o oranda pembe, beyaz, toprak asitliyse yani besince zenginse de mavi, mor olurmuş. Bizimkinin son kalan çiçeği şimdilik mavi ve salonun pencerelere en uzak köşesinde, diğer güneş sevmeyen bitkilerle birlikte duruyor. Bu arada evde ortanca nasıl yetişir diye bakarken google'dan Murat Pilevneli'nin hazırladığı http://bahcevan.com/ diye bir siteye rastladım ve çok beğendim yazdıklarını. Bütün bu ortanca bilgilerini de oradan öğrendim.

Ben ortancagillerden değilim sanırım. Daha çok ayçiçeğigillerden belki. Yüzüm gülüyor güneşi gördüğümde. Mutlu anılar daha çok güneşli anılar gibi kalıyor aklımda. Gerçekten güneşli havalarda daha mutlu olduğumdan mı yoksa sonradan anıları kafamda dosyalara, klasörlere koyup arşivlerken mi oluyor o değişiklik bilmiyorum. Son yıllarda güneşin bu kadar karalanmasına, insana zarardan başka hiç bir şey vermiyormuş gibi davranılmasına da içerliyordum için için. En az 50 faktör koruyucu sürmeden güneşe çıkmak insanın kendisine yapabileceği en kötü şey sanki, git kendini camdan at daha iyi neredeyse. Bu kadar kötü, bu kadar zararlı olabilir mi güneş?

İlkokuldayken bir kedim vardı, adı Kara. Bahçemizde doğan kedilerden, hayatta kalmayı başarmış iki yavrudan biriydi, diğeri de Bekir. Kara çok güzel bir kızdı, kapkara pofidik tüyleri vardı, sadece göğsünde bir beyaz önlük. Oldukça içine kapanık bir kediydi, belli ki hiç sokak kedisi olmak istemiyordu. Kardeşi Bekir bahçede fink atarken Kara bütün bir kışı apartmanın içinde, bizim kapının önünde yatarak geçirdi. Sonra bir gün ortadan kayboldu, bir hafta falan hiç görmedik Kara'yı, çağırmamıza, kuru mama kutusunu sallamamıza rağmen hiç ortaya çıkmadı. Bir haftanın sonunda yağmurlu bir ilkbahar gününde Bekir miyavlayarak bizi balkonun altındaki odunluğa götürdü, Kara odunların arasında sıkışmış duruyordu, tüyleri sırılsıklam, yapış yapış olmuştu. Arka bacakları hiç tutmuyordu, belden aşağısını küçük bir çuval gibi sürüklemeye çalışıyordu güçsüz kalmış ön bacaklarıyla. Araba çarptı sandık, hemen veterinere götürdük. O zaman havalı veteriner klinikleri de yoktu, ya da biz bilmiyorduk, Bağdat Caddesi'nde Ziraat Bakanlığı'nın hayvan hastanesine götürmüştük. Hafif aksi veteriner Kara'yı görür görmez 'bu kedi hiç mi güneş görmüyor' diye sormuştu. Raşitik olmuş Kara, 'D vitamini eksikliğinden olur' demişti veteriner. İki hafta boyunca her gün D vitamini iğnesi olmaya götürdük Kara'yı ve kendisini biraz toparladıktan sonra da gündüzleri apartmanın içinde geçirmesine izin vermedik. Bir daha hiç eski haline dönmedi ama biraz güçlendi bacakları, yürüyebiliyordu en azından, heyecanlanınca yine sürüklüyordu arka bacaklarını. Birkaç sene daha yaşadı, sonra ortadan kayboldu. Araba çarptı diyor annem, ben hiç hatırlamıyorum ne olduğunu. Bekir uzun seneler bizimle yaşadı, bir sürü yavrusu oldu, sadece doğurduğu dönemlerde evde kalmak istedi, onun dışında hep bahçedeydi.

O zamanlar güneş bu kadar zararlı değildi, zararlıysa da biz bilmiyorduk, ozon tabakasında delik yoktu, varsa da bizim haberimiz yoktu, güneşlenirken 50 faktör değil kakao yağı kullanıyorduk, bazen de Delial 'bronzlaşmak için ideal' bazen de Johnson Baby oıl'ın içinde eritilmiş kakao yağı. kabul ediyorum, bronz olmayı biraz abartmıştık. Şimdi de biraz fazla mı diğer uca kaçtık acaba diye düşünmeden edemiyorum. Tamam öğlen güneşinde kakao yağı sürüp güneşin altında kavrulalım demiyorum ama bu kadar da kaçmak doğru mu güneşten?

Hiç mi faydası kalmadı tepemizdeki güneşin? D vitaminini de illa hap halinde mi almamız gerekiyor? Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir sürü karşıt görüş var. Bazıları diyor ki D vitamininin en iyi kaynağı güneştir ve sunscreen kullanmak vücutta D vitamini oluşmasını engeller, bazıları da eğer bütün gün plajda yatmıyorsanız güneş zaten D vitamini ihtiyacınızı karşılamaz, ancak iyi kalite bir D vitamini katkısıyla vücut için gerekli D vitamini sağlanır diyor.  Bütün gün plajda yatmayı gönülden istesem de artık çok iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum, kaldı ki çok mümkün de değil.

Bu tartışmaların doğru veya yanlış bir sonucu yok, herkesin güneşle ilişkisi kendine kalmış. Ben şahsen uzun bir kıştan sonra güneşin derimin altına girip kemiklerimi ısıtması hissini hiç bir şeye değişmem, parkta, plajda veya yol kenarındaki bir bankta. Nerede olduğu hiç farketmez.

April 1, 2010

Seçenek ve Mutluluk


'Today I am not going to make any decisions because it is not clever to do so'.
                                                              Erich Schiffmann

Bugün hava nefisti. Kaç günlük yağmur, çamur, soğuk, rüzgar işkencesi bugün tamamen sona erdi. Bir kötü hava dalgasını daha atlattık ve sonunda baharı hakettik galiba. Sabahtan Esin'le buluşup Manhattan'a gittik, konsolosluktaki esas görevimizi uzun bşr süre sırada beklememize rağmen başarıyla tamamladıktan sonra sokaklarda yürüdük, yemek yedik, sonra biraz daha yürüdük. Sonra ayrıldık ve ben eve geldim ama güzel havaya doyamamışım ki eve girer girmez yeni hedefler belirleyip, üzerime daha yazlık birşeyler giyip yine çıktım evden. Bu sefer de mahallede yürüdüm uzun uzun, postaneye gittim, sağlıkçı markete alışverişe gittim, dükkanların vitrinlerine baktım, sokaktaki insanlara baktım, sonunda yürümekten yorgun, elim kolum yaptığım alışverişlerle dolu kendimi eve attım. Aslında biraz dinlenip yogaya gitmeyi planlıyordum ama son anda yogadan vazgeçip onun yerine yemek yapmaya karar verdim.

Geçenlerde bir yerde mutlulukla ilgili bir konuşma izlemiştim, şu anda nerede izlediğimi ve kimin konuştuğunu tam olarak hatırlamıyorum ama büyük ihtimalle facebook'da dolanan videolardan biridir. Yoksa video değil de yazı mıydı? Sabahları ben de ginko almaya başlasam iyi olacak sanırım. Herneyse genel görüşün aksine, insanın karşısına çıkan seçenekler arttıkça mutluluk seviyesinin düştüğünden bahsediyordu. Yani ne kadar çok seçme özgürlüğümüz ve seçeneğimiz olursa, aklımız da o kadar çok seçmediklerimizde kalıyor ve diğerlerini seçseydik kimbilir ne kadar daha mutlu olacağımızı düşünüp yapmış olduğumuz seçimin tadına varamıyoruz ve mutsuz oluyoruz. Ana fikri buydu sanırım konuşmanın.

Benim bu akşamüstü için önümde çok da alternatifim olmadığı için, yemek yapma kararımdan gayet memnun mutfağa dalıp kollarımı sıvadım ve yemek yapmaya koyuldum.

Yarından itibaren Serol için çok yoğun bir hafta başlayacak diye onu mutlu edecek yemekler yapmaya karar verdim ve gazpacho, köfte ve pilavda karar kıldım.  Gazpacho, yani bir nevi soğuk domates çorbası son günlerde hayatımıza girdi. Aslında ideal bir yaz yemeği, kokusu bile yaz gibi ama geçenlerde yaptığımda o kadar güzel oldu ki tekrar yapmak için yazı bekleyemedim. Halbuki havalar iyice ısınana kadar domates almamaya karar vermiştim. Domatesin daha mevsimi gelmediği için buraya sıcak memekeletlerden geliyorlar, bizim marketteki yerlerini alana kadar çok fazla seyahat ediyorlar, dolayısıyla pahalılar, çevreyi kirletiyorlar, üstüne üstlük bir de lezzetsizler. Yine de dayanamadım ve bir torba domatesi atıverdim alışveriş sepetime. İyi de yapmışım, yemek nefis oldu.

Benim için karar vermek her zaman bu kadar kolay olmuyor. Genelde uzun bir kıvranma, kafamda tekrar tekrar her alternatifin artılarını ve eksilerini karşılaştırma, kendimi ikna etme,  aralarından birisine yanaşma, diğerlerini kötüleme, kendimi gelecekte kararımdan çok menun hayal etme, sonra bir de diğer alternatifleri hayal edip en başa dönme, başkalarına danışma ve en sonunda bu kadar uzun düşündükten sonra alternatiflerden bazılarının zaman aşımına uğramasıyla mecburen elimde kalan alternatifi seçmiş sayılma gibi aşamalardan geçiyorum. Belki bu kadar kafamı yormasam da sonuç aynı olacak ve ben daha huzurlu kabul edeceğim sonucu ve boşuna mutsuzluğun sorumluluğunu almayacağım üzerime.

Nereden geldim bu konuya bilmiyorum, köfteyle pilavdan gelmediğim kesin. Sanırım havalar ısındıkça yaz planları kafamı kurcalamaya başladı için için. Aslında her ne olacaksa eminim çok keyifli olacak, alternatiflerin hepsi de çok güzel, bir de seçim yapmak olmasa.